48 kişi kendisini tutuyor, 24 arkadaşı var.
üyesi olduğu bir topluluk yok
| tuttum | ucurumdakisozcukler |
| tuttum | bugraist |
| tuttum | brainick |
| tuttum | adolp |
| tuttum | IcedEarth |
| tuttum | consonante |
| tuttum | oglena87 |
| tuttum | serpil2310 |
| tuttum | fetish novel |
| tuttum | koceroman |
| tuttum | qisx |
| tuttum | grn |
| tuttum | mannequinofcolour |
| tuttum | lelacag |
| tuttum | 6Black6Heart6 |
| tuttum | farewell |
| tuttum | SidVicious Sucsuz |
| tuttum | yaafatih |
| tuttum | jeanluc |
| tuttum | ienacktisis |
| tuttum | knordun sight |
| tuttum | nedegilefendim |
| tuttum | misanthrophe |
| tuttum | vazir |
- Ne düşünüyorsun Sylvia?
- ölümü
söyledim sana,
vazgeç
kendini Lazarus sanmaktan
hem artık İsa da yok
her öldüğünde
hayat veremez sana
- Ne düşlüyorsun Sylvia?
- ölümü
ve küstün Tanrı'ya
çünkü korktun ölmekten
ölmek yok olmaktı Sylvia
sen bunu beceremedin
- Nereye düşüyorsun Sylvia?
- ölüme
dizelerini kaybetmiş bir şiir gibi
hayat arıyorsun ölümden
ah Sylvia
vazgeç artık
ölümün neresinden dönsen kârdır
bir kez daha doğamayıp küllerinden
korkarım Sylvia
öleceksin
'... Herr god, Herr Lucifer! Beware - beware. Out of the ash I rise with my red hair '
Sylvia Plath
D. Akın
ne yurunecek yollar biter ne de ayaklar yorulur
geceler aynı uykuda gunduzler aynı telaşta
asırlar oncesi gibi yaşayıp asırlar sonrası gibi hayal ediyoruz
ne sen ne ben ne de başkası
içimizdeki hayatı yaşiyoruz....
Senin cennetinde bile buluşamayacağız.
Yazdığın yazının yazıtın son cümlesi yüklediği anlama bakarmısınız...
Anlatmak isterdin anlamanızı beklerdim ama öyle bi yerdeyim ki...
Ben artık kendimde bile değilim...
Mutfakta ağılar!
Patatesler tıslar.
Budur bütün Hollywood, penceresiz,
Floresan ışığı gelip gider korkunç bir migren misali,
Cilveli kağıt soyunup dökünür kapılarda
Sahne perdeleri, bir dulun bukleleri.
Ve ben, aşkım, patolojik bir yalancıyım,
Ve çocuğum, baksana ona, yüzü yere dönük,
İpleri gevşemiş küçük kukla, tekmeleyerek geri çekilir.
Bu yüzden şizofrendir,
Yüzü kırmızı ve beyazdır, panik içindedir,
Kendi pencerenin dışına koymuştun kızımın kedi yavrularını
Bir nevi çimento kuyuya
Ki orada dışkı yapıp kusarlardı ve ağlarlardı ve kızım işitmezdi onları.
Kızıma tahammül edemediğini söylerdin,
Piçin kızı derdin.
Bozuk bir radyonun seslerden ve tarihten arındırılması gibi
Borularını üflersin, havada
Yeni olanın gürültüsü.
Kedi yavrularını boğmam gerektiğini söyledin. Onların kokusunu!
Kızımı boğmam gerektiğini söyledin.
İkisinde böyle çılgınsa, onunda keser gırtlağını dedin.
Gülümser bebek, o şişko salyangoz,
Dörtgen şekilli parlatılmış turuncu muşambadan.
Yiyebilirsin onu. Bir erkek çocuğudur O.
Benim için yeterince iyi değil kocam diyebilirsin.
Onun Yahudi-Anası bir inci gibi himaye eder onun tatlı eşeyini.
Bir bebeğin var senin, benim iki.
Cornwall açıklarında bir kayada oturmalı ve saçlarımı taramalıydım.
Kaplan desenli pantolon giymeliydim, bir ilişkim olmalıydı.
Başka bir hayatta karşılaşacağız, havada rastlaşacağız,
Ben ve sen.
Bu esnada donyağı ve bebek pisliği kokar her şey.
İlaçla sersemledim ve son uyku haplarımla aptallaştım.
Pişen yemeğin buharı, cehennemin buharı
Yüzdürür kafalarımızı, iki zehirli zıtlık,
Kemiklerimiz, saçımız.
Seni Yetim diye çağırıyorum, yetim. Hastasın sen.
Güneş çıbanlar oluşturur sende, rüzgâr verem eder seni.
Bir zamanlar güzeldin.
New York’ta, Hollywood’da, erkekler derdi: “Hazır mısın?
Haydi bebek, olağandışın sen.”
Yeltendin, heyecan olsun diye yeltendin.
İktidarsız koca bir kahve içmek için gelir usulca.
Tutmaya çalışırım onu,
Eski bir kutbu şimşeğe doğru,
Asit banyolarına, senin göklerine.
Hantalca dolaşıp aşar o plastik kaldırım taşlı tepeyi,
Kamçılı tramvay. Mavidir kıvılcımlar.
Saçılır mavi kıvılcımlar,
Kuvars misali dağılır milyon parçaya.
Ey mücevher! Ey değerli!
Liman ışıklarının üstünde
Sürükledi ay kendi kan torbasını
O gece, hasta
Hayvan misali.
Ve sonra normale döndü,
Katı ve ayrı ve beyaz.
Kumsaldaki pul ışıltısı öldüresiye korkuttu beni.
Avuç dolusu toplamayı sürdürdük, severek bunu,
Yoğurduk hamur gibi, melez bir beden misali,
İpek tanelerini.
Bir köpek topladı senin köpeksi kocanı. Devam etmişti.
Sessizim şimdi, nefret ediyorum
Gırtlağıma kadar,
Dolu, dolu.
Konuşmam.
Güzel giysiler gibi paketliyorum katı patatesleri.
Paketliyorum bebekleri,
Paketliyorum hasta kedileri.
Ey asit çömlekleri,
Aşkla dolusunuz. Bilirsiniz kimden nefret edeceğinizi.
Sarılıyor zincirine ve demir küresine
Denize açılan kapının altında,
Oradan girer deniz, beyaz ve siyah,
Sonra kusar adamı geri.
Bir sürahi misali, doldurursun adamı her gün ruh özüyle.
Çok bitkinsin.
Sesin kulağımda küpe.
Kanat çırparak ve emerek, kanı seven yarasa.
İşte budur. İşte bu.
Bakarsın kapıdan dışarı,
Hüzünlü kocakarı. “Her kadın bir orospu.
Onlarla iletişimim koptu.”
Görürüm hoş dekorunun
Üzerine kapandığını bir bebeğin yumruğu gibi
Ya da bir anemon gibi, denizden gelen
Bu sevgiliyi, bu kleptomanı.
Hâlâ çiğim.
Geri gelebilirim derim.
Yalanlar ne içindir bilirsin.
Senin Zen cennetinde bile buluşmayacağız
Yaşamaz bu şiirler: hüzünlüdür bu teşhis.
Yeterince büyütmüşler ayak ve el parmaklarını,
Yoğunlaşmaktan şişmiştir küçük alınları.
Dolanıp dururken yitmişlerse insanlar gibi
Görmediklerinden değil anne sevgisini.
Ah açıklayamıyorum onlara ne olduğunu!
Biçimleri ve sayıları ve bütün parçalarıyla uygunlar.
Salamura sıvısında öyle hoş otururlar!
Gülümseler bana ve gülümserler ve gülümserler.
Fakat gene de dolmayacak ciğerleri ve atmayacak yürekleri.
Domuz değiller, balık bile değiller,
Kendilerinde bir domuzun ve bir balığın edası olsa da –
Yaşasalardı daha iyi olurdu, ve bunun için vardılar.
Fakat ölüler şimdi, ve anneleri ölüme yakındır umutsuzlukla,
Ve aptalca bakıp dururlar ve konuşmazlar anneleri hakkında
Laleler de çok kışkırtıcıdır, kıştır burada.
Bak nasıl da beyaz her şey, nasıl sakin, nasıl kar altında
Huzuru öğrenirim, uzanarak kendi başıma sessizce
Nasıl uzanırsa ışık bu beyaz duvarlara, bu yatağa, bu ellere.
Kimse değilim ben; ilgim yok patlamalarla.
Adımı ve günlük giysilerimi teslim ettim hemşirelere
Ve geçmişimi anesteziciye ve bedenimi cerrahlara.
Dayadılar başımı yastıkla nevresime
İki beyaz göz kapağı arasında kapanmak istemeyen göz misali.
Aptal göz bebeği, her şeyi içine almak zorunda sanki.
Hemşireler gelip geçer, dert değil onlar,
Beyaz başlıklarıyla giderler karaya doğru uçan martılar misali,
Elleriyle bir şeyler yaparlar, birbirlerine benzerler,
O yüzden kaç tane olduklarını söylemek imkansız.
Onlar için bir çakıl taşıdır bedenim, üzerinden akarken
Suyun çakıla davrandığı gibi davranırlar, teskin ederler usulca.
Parlak iğneleriyle hissizleştirirler beni, uyuturlar.
Artık kaybettim kendimi, bezdim bagajlardan –
Marka deri çantam kara bir ilaç kutusu gibi,
Kocam ve çocuğum gülümser aile fotoğrafından;
Saplanır derime gülüşleri, gülümseyen küçük çengeller.
Bıraktım her şeyi, inatla adıma ve adresime iliştirilmiş
O otuz yaşındaki yük kayığını.
Pansuman yaparak temizlediler beni sevdiğim çağrışımlardan.
Yeşil plastik yastıklı tekerlekli yatakta korkmuş ve çıplak
İzledim çay takımımın, ketenli çekmecelerimin, kitaplarımın
Batarak kaybolduğunu, ve kafamın üzerine çıktı su.
Bir rahibeyim şimdi, bu denli arınmamıştım hiç.
Çiçek istememiştim, istediğim sadece
Ellerimi çevirerek uzanmak ve büsbütün boş olmak.
Ne özgürlüktür bu, bilemezsin ne özgürlüktür –
Öyle büyük ki huzur, afallatır seni,
Ve bir şey istemez, bir künye, birkaç ıvır zıvır.
Ölülerin vardıkları yerdir bu, nihayetinde; tasavvur ederim
Kapatırken ona ağızlarını, bir Komünyon hapı misali.
Laleler çok da kırmızılar öncelikle, incitirler beni.
Hediye kağıdı arasından bile işitirim onların soluklarını
Usulca, beyaz kundaklarının arasından, korkunç bir bebek gibi.
Kırmızılıkları konuşur yanıtlayan yaramla.
Hilekârdır onlar: beni batırdıkları halde, su üstünde yüzer gibiler,
Asabımı bozar onlar apansız dilleriyle ve renkleriyle,
Bir düzine kırmızı kurşun sonda boynumun etrafında.
Daha önce kimse izlemedi beni, şimdi izlenirim.
Döner laleler bana, ve ışığın günde bir kere yavaşça
Bollaştığı ve yavaşça azaldığı pencere ardımdadır,
Ve görürüm kendi kendimi, yassı, gülünç, güneşin gözüyle
Lalelerin gözleri arasında kesilmiş bir kağıt gölgesi gibiyim,
Ve yüzüm yok benim, kendi kendimi yok etmek istemiştim.
Hayat dolu laleler yer benim oksijenimi.
Onlar gelmeden önce yeterince dingindi hava,
Gelip giderek, her bir solukta, yaygarasızca.
Sonra doldurdu laleler havayı yüksek bir ses gibi.
Şimdi takılıp durur hava ve anaforda dönenir bir nehir misali
Takılıp durur ve anaforda dönenir pas kızılı batık bir motor gibi.
Kendini adamadan eğlenen ve dinlenen
Mutlu dikkatimi yoğunlaştırırım onlara.
Duvarlar da kendilerini ısıtır sanki.
Parmaklıklar ardına konmalı laleler tehlikeli hayvanlar misali;
Açılmışlar bazı dev Afrika kedilerinin ağzı gibi,
Ve farkındayım kalbimin: açılır ve kapanır
Kızıl goncalar kâsesinin bana duyduğu saf sevgiden.
Tattığım su sıcak ve tuzlu, deniz gibi,
Ve sıhhat gibi uzaktaki bir ülkeden gelir.
Bu aklın ışığı, soğuk ve gezegensel
Aklın ağaçları kara. Işık mavi.
Çimenler kederlerini ayaklarıma boşaltıyorlar sanki ben Tanrıymışım gibi
Ayak bileklerime batıyorlar alçakgönüllülüklerini mırıldanaraktan
Pis kokulu dumanlı ruhsal buğular yaşıyor bu yerde.
Evimden bir sıra mezar taşlarıyla ayrılmış.
Nereye ulaşılacağını bir türlü göremiyorum.
Ay kapı degil. Kendi başına bir yüz,
Parmak boğumları gibi beyaz ve son derece sinirli.
Denizi arkasından çekiyor karanlık bir cürüm gibi; sessiz
O-şeklinde tüm bir ümitsizlikle. Ben burada yaşıyorum.
Pazar günü iki defa çanlar göğü şaşırtır—
Yeniden dirilmeyi kanıtlayan sekiz tane büyük dil
Sonunda, aklı başında bir şekilde gongla çalarlar isimlerini.
Porsuk ağacı parmağını yukarıya doğru çevirir, Gotik bir şekli var.
Gözler kalkarlar onu takip ederek ve bulurlar ayı.
Ay benim annem. Mary gibi tatlı değil.
Mavi giysileri küçük yarasaları ve baykuşları yerinden oynatır.
Ne kadar çok isterim yumuşak başlılığa inanmayı –
Mumlarla kibarlaştırılmış nefret edilen bir insan maskesi,
Eğilen, özellikle bana doğru, yumuşak gözleri.
Çok uzağa düştüm. Bulutlar çiçek açıyor
Mavi ve esrarlı yıldızların yüzünde
Kilisenin içinde, azizler hep mavi olacak,
Soğuk sıraların üstünde hassas ayakları üzerinde yüzerekten
Elleri ve yüzleri kutsallıklan katılaşmış.
Ay bunların hiçbirisini görmüyor.
Kafası dazlak ve vahşi bir kadın.
Ve porsuk ağacının mesajı karanlık- karanlık ve sükut....